Ağabeyim hoşlanmazdı
dedemin sürekli komşuya gitmesine. Gerek kıyafeti, gerekse davranışları
ağabeyimde bir utanma duygusu oluştururdu. Örneğin, bir yerde duymuş,
sirkeli bez tansiyonu düşürürmüş, kafasında sirkeyle ıslatılmış bir bez
olduğu halde pencereden sokağı seyrediyordu komşunun yol seviyesindeki
evinden. Ağabeyim bunu görünce çok kızmış ve dedemle tartışmıştı. Çok
kızmış dedem ve; “Beledi kesin, ben gidiyum! (Biletimi alın, ben
gidiyorum)” Diye kestirip atmıştı.
Gitmek istediği yer
Giresun’du. Ancak daha önce Konya’nın Çumra ilçesinde oturan amcama da
birkaç günlüğüne uğramayı düşünüyordu. Üniversite yıllarımda sömestri
tatilinde olduğum için ona ben refakat etmem gerekiyordu.
“Gidecek
miyiz?” Diye sordum. “Tace garelleşdürmedim. (Henüz karar
vermedim)” Diye yanıtladı.
Konya’dan Çumra’ya akşamın belli bir
saatinden sonra (muhtemelen 19.00 veya 20.00) otobüs gitmiyordu. Bir
ulaşım sorunuyla karşılaşmamak için en doğru hareket akşamdan yola çıkıp
sabah orda olmaktı. Bunu kendisine izah ettim ve gitmek istediğini
söyleyince bileti aldım ve yola çıktık.
Çumra’da bulunduğumuz
birkaç gün içinde evde canı sıkılan dedem çevrede kendi yaşta kişilerin
bulunabileceği kahve aramış bulamamış. Eve geldiğinde bir hayli
sinirliydi. Bir kahvede oyun oynayan gençlere; “Buralarda usluların
(yaşlı kimselerin) bulunduğu bir kahve var mı?” Diye sormuş,
delikanlı; “Biz adam değil miyiz?” Diye yanıtlamış. Başka bir
kahvenin önünden geçerken selam vermiş, kendisine anlamsız anlamsız
bakanlara; “Yahu süsen öküzü gibi ne bakıyorsunuz? Selam verdim
işte” Demiş… Daha sonra dedem yine sokağa çıkmıştı. Uzun süre
gelmeyince meraklandım ve aramaya çıktım. Bir kahvede sohbet edebilecek
kişiler bulmuştu. Çevresine oturmuşlar onu dinliyorlardı. Selam verip ben
de yanına oturdum. Torunu olduğumu söyledi oradakilere. Yaşlı bir adam
bana bakarak; “Ama yosma bir görünüşü var torununun.” Dedi. Sanırım
yakışıklı demek istedi. Dedem de; “Benim torunlarımın hepsi öyledir.
Üstelik hepsi terbiyeli çocuklardır” Diye yanıtladı. Özellikle
ağabeyimle tartışmasının ardından o dahil herkes için böyle olumlu rapor
vermesini biraz garipsediğimi anlamış olmalı ki, kulağıma
eğilerek; “Ağabeyin bi gabaat işledi emme afettim
unu” Dedi.
Ağabeyim ondan özür dilememişti ama o affetmişti.
Affetmeseydi kim ne diyebilirdi bilmiyorum. Ama o bizleri çok severdi.
Özellikle ağabeyime “Paşa” diye hitabeder ve gözünde de hep paşa
olurdu.
Ağabeyim askerden geldiğinde annemin ona sarıldığını
görmüş, sonra kendi de sarılmıştı. Evin kapısında oturmuş sohbet
ederlerken ağabeyime dayımın ismiyle hitabetmişti. Meğer ki onu dayım
sanmış, ancak ağabeyim’in; “Sen bana neden Ali diyorsun?” Sorusu
karşısında, “La! Yoksa Paşa mı bu?” Diye sormuş, sonra kalkarak
içten bir şekilde tekrar sarılmıştı ağabeyime. Bu defa gözleri
yaşarmıştı.
Bir gün kardeşim apandisit ameliyatı olan kardeşimi
ziyarete gitmiştik. Ziyaretten geldiğimizde dedem kardeşimin bir sözünü
anımsatmıştı. Hem de ağlayarak; “Babam duymasın, üzülür
dedi” Giresun’da bulunan babamın duymasını istememesi dedemi çok
duygulandırmıştı.
Bir gün staj yaptığım Gölcük’ten staj bitiminde
Giresun’a gitmişti. Sabah’ın ilk ışıklarıyla varmıştım köydeki eve ve eve
girdiğimde dedem sabah namazı için kalkmış saate bakıyordu. essizce yanına
yaklaşıp; “Beşe yirmi var” Dediğimde, “Yoo, altıya yirmi var”
Veya buna benzer konuşma geçmişti aramızda. O anda kedine geldi
ve; “Ula naabar!” Diyerek boynuma sarıldı. Hemde
ağlayarak…
Böyleydi rahmetli dedem. Böylesine çok severdi
bizi, Ve de hatalarımızı affederdi.
Mekanın Cennet olsun
dedeciğim.
Goncam.NeT 26/04/2005

|